Dünya tarihi, temelde çıkar grupları arasındaki kitlesel savaşların nedenleri ve sonuçları üzerinden şekillenmiş bir bütündür. İnsan, doğası gereği gücü ve iktidarı elinde tutmak isteyen bir varlıktır. İnsan topluluklarının bir araya gelerek oluşturduğu devletler de, kendilerini oluşturan bireylerden tamamen bağımsız refleksler gösteren yapılar değildir. Bu nedenle devletlerin güçlü kalabilmek için ellerinde tutmaları gereken üç temel unsur vardır: nüfus, para ve toplumu yönlendirebilecek bir ideoloji.
Bugün ise konumuz, bu üç güç arasında modern dünyanın en belirleyici unsuru olan paradır.
Jeopolitik, askeri strateji ve ekonomiyi konuşmadan neredeyse tek bir günümüz geçmiyor. Bölgemizde yaşanan gelişmeleri ideolojik okumaları bir kenara bırakarak yalnızca para üzerinden değerlendirmek dahi mümkündür. Birinci Dünya Savaşı’nın temelinde de bu vardı, Irak Savaşı’nın temelinde de. Bugün dünya yeniden şekillenirken, güç dengelerinde yaşanan kaymalar; paranın temel dayanağı olan ticareti, ticaretin omurgasını oluşturan lojistiği ve dolayısıyla hepimizi doğrudan etkiliyor. Her yeni kriz, önümüze yeni bir mücadele alanı çıkarıyor.
1945 sonrasında kurulan ve Doğu Bloku’nun yıkılmasıyla daha da pekişen dünya düzeninde; Amerika, Avrupa, Japonya ve görece daha yeni bir ticari güç olan Güney Kore teknoloji geliştiren merkezler haline geldi. Çin başta olmak üzere Hindistan, Vietnam ve Endonezya gibi nüfus gücü yüksek Asya-Pasifik ülkeleri ise bu gelişmiş ekonomilerin yapmak istemediği üretimlerin merkezi, başka bir deyişle dünyanın fason üretim üssü oldu. Ancak dengeleri değiştiren şey, Çin’in kendisine biçilen bu rolü zamanla aşması oldu. Çin, yıllar içinde biriktirdiği muazzam sermayeyi yalnızca üretim kapasitesini büyütmek için değil, aynı zamanda küresel bir güç olma yolunda kullanmaya başladı. Buna karşılık Amerika ise zenginliğinin temelini oluşturan üretim gücünü zamanla kaybettiğini fark ederek alan kaybetmeme refleksiyle hareket etmeye başladı. Elbette meselenin bundan çok daha karmaşık olduğunun farkındayım; ancak bazen karmaşık bir gerçeği doğru kelimelerle sadeleştirmek, anlatmak istediğimiz noktaya ulaşmanın en etkili yoludur.
Bugün Çin’in Şanghay Limanı’ndan çıkan bir konteyner gemisinin İtalya’nın Trieste Limanı’na ulaşabilmesi için önünde iki temel alternatif bulunuyor. Birincisi, 2023’te başlayan Gazze savaşı öncesinde küresel ticaret için en doğal güzergâh olan rota: Hint Okyanusu üzerinden Kızıldeniz’e bağlanmak, Süveyş Kanalı’nı geçmek ve ardından Akdeniz’e ulaşmak. İkincisi ise “eski yol” olarak anılan rota: Afrika kıtasının güneyinden tüm kara kıtayı dolaşarak Cebelitarık Boğazı üzerinden yeniden Akdeniz’e girmek. Bu iki rota arasındaki transit süre farkı ortalama 20 günün üzerindedir. Zamanın maddi değeri, tedarik zinciri üzerindeki etkisi ve güven ortamının zedelenmesiyle ortaya çıkan ek maliyetler düşünüldüğünde, bu durum nihai tüketici seviyesinde dahi doğrudan maliyet artışı olarak karşımıza çıkmaktadır. Yani herhangi bir çatışmanın tarafı olmayan, hatta o coğrafyada yaşamayan hane halkları bile bu süreçlerden doğrudan etkilenmektedir.
Arz ile talebin kesişim noktasında bulunan, hem üretim hem tüketim tarafında ciddi ağırlığı olan ülkemizin de bu çatışmalardan etkilenmediği bir dönemi hatırlamıyorum. Rusya Ukrayna’yı işgal eder; dünya Rusya’ya ve Rus ürünlerine ambargo uygular, ithalat ve ihracat dengeleri sarsılır. Karadeniz’de güvenlik riskleri artar, taşımacılık maliyetleri yükselir. Sudan’da darbe girişimi olur, büyük armatörler servislerini iptal eder ve yükler depolarda bekler. Yemen’de Husiler Batılı armatörlerin gemilerini hedef alır, Süveyş geçişleri aksar. İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatma ihtimali dahi, ihracatımızın önemli bir kısmını gerçekleştirdiğimiz Körfez hattında ciddi bir risk oluşturur. Dünya petrolünün yaklaşık yüzde 20’sinin geçtiği bir boğazın kapanması, tüm maliyet dengelerini bir günde altüst etmeye yeterlidir.
Örnekler karamsar görünse de, her krizin kendi fırsatını doğurduğunu unutmamak gerekir. İçinde bulunduğumuz coğrafya, dünyanın ticari anlamda vazgeçilmez bölgelerinden biridir. Bugün alışılmış rotalarda yaşanan belirsizlikler, yarının güçlü alternatiflerini doğurmaktadır. Doğu’dan Batı’ya uzanan yeni İpek Yolu, Zengezur Koridoru ve benzeri hatlar; artan ihtiyaçla birlikte her geçen gün daha fazla olgunlaşmaktadır. Ancak bu alternatiflerin henüz geleneksel deniz rotalarının etkinliğine ulaşamadığı da açıktır.
Tam da bu noktada Türkiye, tüm bu alternatiflerin kesişiminde yer alan en kritik ülkelerden biri olarak öne çıkmaktadır. Sahip olduğu coğrafi avantaj, gelişen liman altyapısı ve ticari refleksleri sayesinde yalnızca bir geçiş ülkesi değil; aynı zamanda potansiyel bir lojistik merkez konumundadır.
Önümüzdeki yıllarda özellikle transit ticaretin merkezi olma potansiyeli taşıyan ülkemiz, küresel ticaret aktörleri için güvenli ve sürdürülebilir bir alternatif haline gelebilir. Ve bu dönüşümün en önemli itici gücü, değişen şartlara hızla uyum sağlayabilen insan kaynağımız olacaktır. Kendi kariyerimde bunun sayısız örneğini bizzat deneyimledim.
Tüm bu tecrübeler beni şu düşünceye güçlü biçimde inandırdı:
“Dünya döndükçe, ticareti hiçbir şey durduramaz.”
Oğuzhan Tanrıverdi
Karınca Logistics-Sea Freight Manager